5 Aralık 2017 Salı

Nüfusun, domino taşı etkisi (Francıs Fukuyama)

Frencis Fukuyama
Francis Fukuyama, Olivier Nomellini, Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde (FSI) Kıdemli Üyesi ve FSI'nin Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi'ndeki Mosbacher Direktörüdür. O, siyaset biliminin profesörü (nezaket gereği).
Dr. Fukuyama kalkınma ve uluslararası siyaset konularında geniş bir yelpazede yazmıştır. Kitabı The End of History ve The Last Man, 1992 yılında Free Press tarafından yayımlandı ve yirmiden fazla yayında çıktı. En son yaptığı “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme: Endüstriyel Devrimden Küreselleşmeye Demokrasiye " adlı kitabı Eylül 2014'te yayınlandı. Diğer kitaplar Amerika'nın Kavşak Noktalarında: Demokrasi, Güç ve Yeni Korumalı Miras, Bizim Posthuman Geleceğimiz: Sonuçları. Biyoteknoloji Devrimi ve Güven: Toplumsal Faziletler ve Refah Yaratılması.
Francis Fukuyama, lisansını Cornell Üniversitesi'nden klasik olarak aldı ve doktora derecesini Cornell Üniversitesi'nden aldı. Harvard'dan Siyasal Bilimler'den. RAND Corporation'ın Siyaset Bilimi Departmanı ve ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Görevlisi üyesiydi. Daha önce Johns Hopkins Üniversitesi Paul H. Nitze İleri Uluslararası Etütler Okulu'nda (SAIS) ve George Mason Üniversitesi Kamu Politikaları Okulu'nda ders verdi. 2001-2004 yılları arasında Başkan'ın Biyoetik Konseyi üyesi olarak görev yapmıştır.
Dr. Fukuyama, 2005 yılında bulunmasına yardımcı olan The American Interest'ın yazı işleri kurulu başkanlığını yapıyor. Johns Hopkins SAIS Dış Politika Enstitüsü'nde kıdemli bir vekil ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'nda ikamet etmeyen bir vekil ve Küresel Kalkınma Merkezi. Connecticut College, Doane College, Doshisha Üniversitesi (Japonya), Kansai Üniversitesi (Japonya), Aarhus Üniversitesi (Danimarka) ve Pardee Rand Enstitüsünden fahri doktoralar yapıyor. Pardee RAND Enstitüsü Guvernörler Heyeti, Ulusal Demokrasi Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Journal of Democracy için danışmanlık kurulu üyesidir. Ayrıca, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği, Dış İlişkiler Konseyi ve Uluslararası İlişkiler Pasifik Konseyi üyesidir. Laura Holmgren ile evlidir ve üç çocuğu vardır.
Francıs Fukuyama Büyük Çözülme
Çağımızın sıkıntılarının son derece yalın bir analizi olarak sunulan Francis Fukuyama’nın Büyük Çözülme kitabı hem dünyanın hem ülkemizin bugünkü durumunu anlamada ve nüfusun etkisini açık bir dille açıklayan oldukça faydalı bir kitaptır.
Oyunu Kurallarına Göre Oynamak:
Çoğu Avrupa ülkesinde ve Japonya’da Doğum oranları o kadar düşmüştür ki önümüzdeki yıllarda, yüksek sayıda göç almamaları durumunda, bu toplumların nüfusları azalacaktır; evlilik ve doğum oranları düşmesi ve boşanma oranı çok artmıştır; Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan her üç çocuktan biri ve İskandinav ülkelerindeki yarısı gayrimeşruydu. Son olarak, kurumlara duyulan güven dibe vurmuştu. 1950’lerin sonlarında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yaşayan insanların büyük çoğunluğu hükümetlerine ve vatandaşlarına güven duyarken, 1990’ların başlarında aynı güven duygusu çok küçük bir azınlıkta mevcuttu. Büyük şehirlerin hemen hepsinde suç oranları artmıştı; aileler parçalanmış ve evlilik dışı doğan çocuk sayısı artmıştı; insanlar birbirlerinden uzaklaşmıştı, alkol tüketiminde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1830 yılında bugünkünden yaklaşık üç kat fazla bir rakama ulaşılarak patlama yaşanmıştı. Oysa daha sonra 19.yy. ortasından sonuna kadar geçen her on yıllık dönemde bu toplumsal göstergelerin hemen hepsi olumluya dönmüştü: Suç oranları düşmüş; bir arada yaşayan aile sayısı büyük rakamlara ulaşmış; ayyaşlar içkiyi bırakmaya başlamış ve insanlara topluma aidiyet duygusu yaşatmayı amaçlayan yeni gönüllü örgütler filizlenmeye başlamıştı. Ahlak yapısı düzelmeye başlamıştı. Sanayileşme ile beraber ise bu düzen değişmiştir. Sanayileşme ile beraber, sanayi toplumlarına dönüşmüş ve geçmişte kent veya köy yaşamını belirlemiş olan bütün toplumsal normlar, alışkanlıklar ve geleneklerin yerini fabrikalar ve şehirlerin ahengi almış yani sanayinin gelişmesi ile insanlar köylerden şehirlere göç etmeye başlamış bunun sonucunda  ise o dönem zaten artış içinde olan nüfus şehirlere yayılmış fazla insan ve tanınmama ile başında güvensizliği getirmiş eskiden birbirine güven içerisinde olan insanlar artık birbirine şüpheyle bakmaya başlamıştır. O dönemde sanayi toplumunda hamile kadınların bebeklerini doğurup doğurmama konusunda kendi tercihlerini yapabilmelerini destekleyenler, insanların silah veya benzin tüketimi yüksek arabalar satın almalarına karşı çıkıyorlardı; serbest ekonomik rekabet isteyenler, ucuz Wal-Mart satış mağazasına giderken, ortalıkta ellerini kollarını sallayarak dolaşan suçlular tarafından gaspa edildiklerinde şaşkına dönüyorlardı. Ülkede artan suç oranları yüzünden insanlar sokağa çıkamaz hale geldi bunun en büyük sorunu ise artan nüfus yüzünden işsizlik ve sermaye sıkıntısıydı. Toplumsal sermayedeki bozulma ve eksiklik insanları suç yapmaya itmekteydi. Toplumsal sermayenin ise 1950’lerden sonra ne tür eğilimler sergilediğini ölçmek için üç ana veriye odaklanıldı. (1) çoğunlukla ülkelerin ceza hukuku kurumlarına ait suç verilerine; (2) ulusal istatistik kurumlarının doğum, evlenme, boşanma ve evlilik dışı doğum gibi aile hakkındaki çeşitli verilere; (3) güven, değerler ve sivil topluma ilişkin anket verilerine. Burada biz nüfus bilimcileri ilgilendiren daha çok 2. verilerdir. Arkadaşlar bu kitap o döneme ait nüfus hakkında çokça açıklayıcı bilgi sunmaktadır. Suç, Aile, Güven konusunda Jacobs, buradaki suç kontrolü genellikle yetişkinler tarafından kontrol altındaydı. Kaldırımlarda yürüyen yetişkinler gençlere göz kulak oluyordu. Bu denli yoğun nüfusa sahip bir mahallede sokaklar sürekli olarak çalışan, alışveriş yapan, yemek yiyen ve ayak işleri yapan kişilerle doluydu. Özellikle dükkân sahipleri, dükkanlarının dışında olup bitenlerle yakından ilgileniyorlardı çünkü mahallede işlenecek bir suç onların işlerine de zarar verecekti. Bu sorunun başında artan nüfusla beraber suç oranlarının da artması o zamanlar nüfusu yüksek olan bir mahallenin gençlerinden tutun en yaşlısına hatta esnafa kadar zarar vermektedir. Nüfus sanki bu etkenleri birbirine bağlayan bir ip gibi ya da domino taşları gibi nüfus taşını devrildi mi diğerleri de onunla beraber yıkılıyor. Yine de bu denli kalabalık ve yoğun bir kentsel yerleşim biriminde düzen ve toplumsal normlar konusunda herkesin hassasiyet göstermesi bile suç oranlarının düşük tutulmasına yetiyordu. Birde 1956-1996 yılları arasında örneğin Japonya nüfusunu suç oranlarıyla karşılaştırırsak neredeyse aynı doğrultuda ilerlediğini görüyoruz. 1956-1996 yılları arasında suç oranının düştüğü 1973 yılında Japonya’nın sadece 1 milyon artış olduğunu ve nüfus artış oranında 0,83 gibi düşük bir değerle seyir ettiği görülüyor bence aile yapısının bozulması ve suç oranının artmasının nedeni artan nüfusla beraber insanların ihtiyaçlarının karşılanamaması olduğunu söyleyebilirim.
Doğurganlık
Arkadaşlar toplumsal sermayenin en büyük enerji kaynağı insandır ve insan olmadan çarklar hareket edemez. Batılı toplumlar da varlıklarını sürdürebilecek kadar insan doğuramamaktadır. Amerika ve Avrupa’da 1960 ve 70’lerde doğan kuşağın bireyleri nüfus patlaması ve küresel çevre krizi hikayeleri ile büyümüştür ve bu kişilerin birçoğu hala ‘’aşırı nüfuslanmanın’’ insanoğlunun geleceğine yönelik en büyük tehditlerden olduğunu savunmaktadır. Oysa bütün gelişmiş ülkeler için asıl sorun bunun tam tersidir: Bu ülkelerin nüfusları azalma sürecindedir. 1980 yıllarında bu gelişmiş ülkelerin hemen hepsi, toplam doğurganlık oranlarının bu arada dikkat ilk defa toplam doğurganlık oranları terimi göz önüne alınarak nüfusun belirli bir düzeyde tutulabilmesi için gereken oranın altına düştüğü sözde demografik geçiş süreci yaşamıştır. İspanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde doğurganlık oranları o kadar düşmüştür ki, bu ülkelerin her bir nüfusu bir önceki kuşağa oranla %30 oranında azalacağı öngörülmektedir. Daha az gelişmiş ülkelerden göç alamayan Japonya diğer gelişmiş ülkelere nazaran yılda %1’in üzerinde azalma yaşamakta ve 21. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Japonya’nın nüfusu mevcut büyüklüklerin çok gerisinde yer alacaktır. Nüfus dediğim gibi her şeyin ana kaynağı olarak seyreder. İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası yaşanan nüfus patlamasının ardından gerçekleşmesi nedeniyle, toplumsal açıdan yıkıcı etkiler yaratmıştır. Bu nüfus patlaması sadece Amerika ile sınırlı kalmadı diğer dünya ülkelerini de etkilemiştir. Fransa’da doğurganlık oranlarının düşmeye başlamıştı ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde büyümekte olan Almanya’nın gerisinde kalmaktan endişelenen Fransa doğurganlık oranlarını artırma yoluna gitmiştir lakin bu tür politikalarda uygulamaların masraflı olması ve çok az etki yapmasına karşın uygulanmış lakin doğurganlık oranı Fransa’nın düşük kalmıştır.
Evlilik Dışı Doğan Çocuklar
Amerika’da canlı doğan toplam bebek sayısının içerisinde evlenmemiş kadınların doğurdukları bebeklerin oranı 1940 yılında %5 iken 1993 yılında ise %31 olmuştu. İskandinav ülkelerinde evlilik dışı doğum oranları dünyadaki en yüksek oranlarını gösterdi. Bunun sonucunda doğum oranlarını düşürmeye çalışan bu ülkeler için bu denli artışların sonucu iyi görülemezdi önlem alınmak zorunda kalındı. Ama bu yıllarda Evlilik dışı doğumlarda istisna sayılabilecek Avrupa’nın bütün ülkelerinin oranlarından önemli ölçüde düşük olan ülke ise Japonya’dır.
Suç Neden Arttı?
Arkadaşlar Suç oranlarının artışında en büyük açıklama demografik durumdur. Erkeklerin şiddete ve saldırganlığa eğilimleri vardır ne alakası var diyebilirsiniz ama bu durum doğum oranlarının artışını izleyen on beş yıllık süre içerisinde suç oranlarının da artacağını gösterir. Amerika Birleşik Devleti’nde 14-25 arasındaki genç nüfusta 1950-1960 yılları arasında 2 milyon artarken, sonraki 10 yıllık dönemde bu yaş grubuna 12 milyon eklendi Amerika için bu bir barbar istilasıydı. Genç nüfusun sayısı bu denli artması yalnızca potansiyel suçlu sayısını arttırmakla kalmamış; bu kişilerin otoriteye karşı gelme eğilimini arttırmıştır. İşlenen suçların sayısının toplam nüfusa değil de belirli bir toplumdaki genç erkeklerin nüfusuna oranlamasıyla yaşlara göre denedim sağlanacağı düşünüldü. Nüfusun bu denli suçta etkili olmasına bir kanıtımız ise Amerika Birleşik Devleti’nde doğurganlığın nüfus patlaması yıllarında öteki gelişmiş ülkelere göre çok daha hızlı artmış olduğu gerçeği, ABD’ de 1960-1990 yılları arasındaki suç patlamasının açıklamasıdır.
2. açıklama ise suç oranlarının modernleşmeye ve kentleşmeye bununla beraber gerçekleşen göçler ile oluşan nüfus yoğunluğuna bağlamak daha iyi olacaktır benim için.
Kadınların Özel Rolü
Aile yapısının temelini oluşturan bir kadındır. Doğurganlıktan önceki sayfalarda bahsettim ama burada doğurganlığa olan etkilerden bahsedeceğim.
Doğum kontrol oranlarının geniş alanda yayılması ve kürtajın 1960’lardan itibaren birçok gelişmiş ülkede yasal olarak serbest olması ile o tarihlerden sonra olan düşük doğurganlıkları açıklayan en büyük gerçektir. Buna göre bazı şeyler söylenebilir lakin bunları kullanmayan ülkelerde neden doğurganlık düşük kalmıştır?
Bunu açıklamanın en iyi yolu şöyledir: Ebeveynler çocuklarını tıpkı diğer ekonomik nesneleri istedikleri gibi istemektedirler. Elbette ki onları severler ama onları severlerken de diğer bütün iyi şeylerden soyutlanmak istemezler. Çocuğun ebeveynlerine maliyeti birkaç unsurdan oluşur dimi barınma, beslenme, giyinme ve eğitim gibi maliyetler ve ebeveynlerinin özelliklede annelerin bazı zamandan ve gelirlerinden feragat etmesi gerekir. Bu yüzden ebeveynler mali acıdan sıkıntı olmamak ve zamanından feragat etmemek için çocuk konusunu biraz düşünürler yani burada işe ekonomik faktör girer. Zaten yapılan araştırmalarda ekonomik refahın yüksek olması doğurganlık artışına neden olduğu aynı zamanda az olması ise doğurganlığın düşmesine neden olduğu istatistiklerle bellidir.
Ekonomik modelin yanı sıra doğurganlığı belirleyen bir diğer faktör ise kültürdür. Kültür çoğu kez ekonomiden baskın bile gelebilir örneğin Amerika Birleşik Devleti’nde Hasidik Yahudileri veya Mormonlar gibi, dini inanışların geniş ailelere sahip olmalarını gerektirmesi yüzünden doğum oranları fazladır buna mukabilden nüfusta fazladır.
Doğum Kontrolü ve Çalışan kadınlar
Savaş sonrası dönemin başlarında iki önemli değişim yaşanmıştı. Bunların ilki tıp teknolojisindeki ilerlemelerdi. Özellikle kadınlara doğum yapma dönemlerini daha iyi kontrol etmek için doğum kontrol hapı. İkincisi ise sanayileşmiş ülkelerin çoğunda kadınların ücretli iş gücüne katılmaları ve sonraki 30 yıl boyunca gelirlerinde erkeklerinkine benzer sürekli artış olmasıydı. Bu yıllarda gerçekleşen evlilik dışı doğumlarda nüfusun artışına sebebiyet vermiştir.
Büyük Çöküşün Sonuçları
Azalan doğurganlık ile beraber düşen doğum oranları genel toplumsal düzen düzeyini arttırmalıdır çünkü toplumsal düzen genellikle, nüfusun küçük kısmını teşkil eden heyecanlı genç erkeklerin ürünüdür. Ekonomik açıdan bakıldığında da nüfusun azalmasının gözle görülür herhangi bir maliyeti yoktur. Diğer yandan azalan doğurganlık akrabalık bağlarının azalmasına neden olmuştur.
18. yüzyılın sonlarına doğru ise Avrupa’da kişilerin 80 yaşına kadar yaşaması bir mucizeydi. O yıllarda çocukların yarısı on beş yaşına gelmeden ölüyordu ve olgunluk çağı olarak kabul edilen elli iki yaşına nüfusun yalnızca az bir kısmı gelebiliyordu buda o yıllarda ülkelerin sağlık imkanlarının yeteri kadar hatta hiç gelişmediğini ve salgın hastalıkların fazla olduğunu gösterir.
O dönemlerde, artan nüfus yüzünden işsizlik artmış, eğitim sistemi tam oturmamış ve suç oranı artmıştır.
Batı çekirdekli ailelerin yapısının bozulmasının nedenleri arasında doğum kontrol hapı ve erkeklerin normlarının kadınların gelirleri kadar önemli rol oynadığıdır. Japonya’da o yıllarda doğum kontrol hapı onaylanmamıştı buda büyük bir garipliktir çünkü ülkede kürtaj, prezervatif ve ritim yöntemi başlıca doğum kontrol için kullanılmaktaydı. Ayrıca doğurganlık oranındaki ciddi düşüş yüzünden Japonya büyük bir işçi açığı ile karşı karşıyadır; Japonya’daki işçi sayısı ilk kez azalmıştır.
Francis Fukuyama o dönemim gelişmiş ülke olarak kendilerini niteleyen, başta Amerika Birleşik Devletinin bulunduğu ülkeler aslında o dönemlerden şuan ki ideal yaşam olarak görünen ülke seviyesine, büyük sorunlar ve değişimlerle yeniden düzenlenerek şimdiki haline gelmişti ve  hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını Francıs Fukuyama’nın özetlediği gibi Büyük Çöküş ve Büyük Yeniden yapılanma şeklinde bahsettiği. Kitabın ilk bölümü olan Büyük Çöküş kısmında aile, demografi, gelenekler, ekonomi, kültür ve kadınların toplumsal rolleri üzerine duran Francıs Fukuyama ikinci bölümde ise ahlak kurallarının kökenlerine ve bu kökenleri etkileyen olaylara çok açıklayıcı bir şekilde değindi, teknoloji, toplumsal sermaye ve örgütlenme yapıları üzerine yoğunlaşmış ve bunlarda nüfusun, demografik yapının rolünü anlatmıştı. Üçüncü bölümde ise büyük yeniden yapılanma hakkında fikirlerini ileri sürmüş ve değişen nüfus politikalarına değinmiştir. Ayrıca Kitapta aile, toplum, kadın vb. konuları özellikle nüfus coğrafyası ile ilgili birçok meseleyi canlı örnekleri ile görmek mümkündür. Başta gelişmiş büyük devletlerden örnekler vererek nüfus bilimcilerin ve nüfus coğrafyacılarının gözünü açmıştır.
Kaynakça: Francıs Fukuyama Büyük Çözülme Kitabı



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Nüfusun, domino taşı etkisi (Francıs Fukuyama)

Frencis Fukuyama Francis Fukuyama, Olivier Nomellini, Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde (FSI) Kıdemli Üyesi ve FSI'nin...