Frencis Fukuyama
Francis Fukuyama, Olivier Nomellini,
Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde (FSI) Kıdemli Üyesi ve
FSI'nin Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi'ndeki Mosbacher
Direktörüdür. O, siyaset biliminin profesörü (nezaket gereği).
Dr. Fukuyama kalkınma ve uluslararası siyaset konularında geniş bir
yelpazede yazmıştır. Kitabı The End of History ve The Last
Man, 1992 yılında Free Press tarafından yayımlandı ve yirmiden fazla
yayında çıktı. En son yaptığı “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme: Endüstriyel
Devrimden Küreselleşmeye Demokrasiye " adlı kitabı Eylül 2014'te
yayınlandı. Diğer kitaplar Amerika'nın Kavşak Noktalarında: Demokrasi, Güç
ve Yeni Korumalı Miras, Bizim Posthuman Geleceğimiz: Sonuçları.
Biyoteknoloji Devrimi ve Güven: Toplumsal Faziletler ve Refah Yaratılması.
Francis Fukuyama, lisansını Cornell Üniversitesi'nden klasik olarak aldı ve
doktora derecesini Cornell Üniversitesi'nden aldı. Harvard'dan Siyasal
Bilimler'den. RAND Corporation'ın Siyaset Bilimi Departmanı ve ABD Dışişleri
Bakanlığı Politika Planlama Görevlisi üyesiydi. Daha önce Johns
Hopkins Üniversitesi Paul H. Nitze İleri Uluslararası Etütler
Okulu'nda (SAIS) ve George Mason Üniversitesi Kamu Politikaları
Okulu'nda ders verdi. 2001-2004 yılları arasında Başkan'ın Biyoetik
Konseyi üyesi olarak görev yapmıştır.
Dr. Fukuyama, 2005 yılında bulunmasına yardımcı olan The American
Interest'ın yazı işleri kurulu başkanlığını yapıyor. Johns Hopkins
SAIS Dış Politika Enstitüsü'nde kıdemli bir vekil ve Carnegie Uluslararası Barış
Vakfı'nda ikamet etmeyen bir vekil ve Küresel Kalkınma
Merkezi. Connecticut College, Doane College, Doshisha Üniversitesi
(Japonya), Kansai Üniversitesi (Japonya), Aarhus Üniversitesi (Danimarka) ve
Pardee Rand Enstitüsünden fahri doktoralar yapıyor. Pardee RAND Enstitüsü Guvernörler Heyeti, Ulusal
Demokrasi Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Journal of
Democracy için danışmanlık kurulu üyesidir. Ayrıca, Amerikan Siyaset
Bilimi Derneği, Dış İlişkiler Konseyi ve Uluslararası İlişkiler Pasifik Konseyi
üyesidir. Laura Holmgren ile evlidir ve üç çocuğu vardır.
Francıs Fukuyama Büyük Çözülme
Çağımızın sıkıntılarının son derece
yalın bir analizi olarak sunulan Francis Fukuyama’nın Büyük Çözülme kitabı hem
dünyanın hem ülkemizin bugünkü durumunu anlamada ve nüfusun etkisini açık bir
dille açıklayan oldukça faydalı bir kitaptır.
Oyunu Kurallarına Göre Oynamak:
Çoğu Avrupa ülkesinde ve Japonya’da
Doğum oranları o kadar düşmüştür ki önümüzdeki yıllarda, yüksek sayıda göç
almamaları durumunda, bu toplumların nüfusları azalacaktır; evlilik ve doğum
oranları düşmesi ve boşanma oranı çok artmıştır; Amerika Birleşik
Devletleri’nde doğan her üç çocuktan biri ve İskandinav ülkelerindeki yarısı
gayrimeşruydu. Son olarak, kurumlara duyulan güven dibe vurmuştu. 1950’lerin
sonlarında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yaşayan insanların büyük
çoğunluğu hükümetlerine ve vatandaşlarına güven duyarken, 1990’ların başlarında
aynı güven duygusu çok küçük bir azınlıkta mevcuttu. Büyük şehirlerin hemen
hepsinde suç oranları artmıştı; aileler parçalanmış ve evlilik dışı doğan çocuk
sayısı artmıştı; insanlar birbirlerinden uzaklaşmıştı, alkol tüketiminde, özellikle
Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1830 yılında bugünkünden yaklaşık üç kat fazla
bir rakama ulaşılarak patlama yaşanmıştı. Oysa daha sonra 19.yy. ortasından
sonuna kadar geçen her on yıllık dönemde bu toplumsal göstergelerin hemen hepsi
olumluya dönmüştü: Suç oranları düşmüş; bir arada yaşayan aile sayısı büyük
rakamlara ulaşmış; ayyaşlar içkiyi bırakmaya başlamış ve insanlara topluma
aidiyet duygusu yaşatmayı amaçlayan yeni gönüllü örgütler filizlenmeye
başlamıştı. Ahlak yapısı düzelmeye başlamıştı. Sanayileşme ile beraber ise bu
düzen değişmiştir. Sanayileşme ile beraber, sanayi toplumlarına dönüşmüş ve
geçmişte kent veya köy yaşamını belirlemiş olan bütün toplumsal normlar,
alışkanlıklar ve geleneklerin yerini fabrikalar ve şehirlerin ahengi almış yani
sanayinin gelişmesi ile insanlar köylerden şehirlere göç etmeye başlamış bunun
sonucunda ise o dönem zaten artış içinde
olan nüfus şehirlere yayılmış fazla insan ve tanınmama ile başında güvensizliği
getirmiş eskiden birbirine güven içerisinde olan insanlar artık birbirine
şüpheyle bakmaya başlamıştır. O dönemde sanayi toplumunda hamile kadınların
bebeklerini doğurup doğurmama konusunda kendi tercihlerini yapabilmelerini
destekleyenler, insanların silah veya benzin tüketimi yüksek arabalar satın
almalarına karşı çıkıyorlardı; serbest ekonomik rekabet isteyenler, ucuz
Wal-Mart satış mağazasına giderken, ortalıkta ellerini kollarını sallayarak
dolaşan suçlular tarafından gaspa edildiklerinde şaşkına dönüyorlardı. Ülkede
artan suç oranları yüzünden insanlar sokağa çıkamaz hale geldi bunun en büyük
sorunu ise artan nüfus yüzünden işsizlik ve sermaye sıkıntısıydı. Toplumsal
sermayedeki bozulma ve eksiklik insanları suç yapmaya itmekteydi. Toplumsal
sermayenin ise 1950’lerden sonra ne tür eğilimler sergilediğini ölçmek için üç
ana veriye odaklanıldı. (1) çoğunlukla ülkelerin ceza hukuku kurumlarına ait
suç verilerine; (2) ulusal istatistik kurumlarının doğum, evlenme, boşanma ve
evlilik dışı doğum gibi aile hakkındaki çeşitli verilere; (3) güven, değerler
ve sivil topluma ilişkin anket verilerine. Burada biz nüfus bilimcileri
ilgilendiren daha çok 2. verilerdir. Arkadaşlar bu kitap o döneme ait nüfus
hakkında çokça açıklayıcı bilgi sunmaktadır. Suç, Aile, Güven konusunda Jacobs,
buradaki suç kontrolü genellikle yetişkinler tarafından kontrol altındaydı.
Kaldırımlarda yürüyen yetişkinler gençlere göz kulak oluyordu. Bu denli yoğun
nüfusa sahip bir mahallede sokaklar sürekli olarak çalışan, alışveriş yapan,
yemek yiyen ve ayak işleri yapan kişilerle doluydu. Özellikle dükkân sahipleri,
dükkanlarının dışında olup bitenlerle yakından ilgileniyorlardı çünkü mahallede
işlenecek bir suç onların işlerine de zarar verecekti. Bu sorunun başında artan
nüfusla beraber suç oranlarının da artması o zamanlar nüfusu yüksek olan bir
mahallenin gençlerinden tutun en yaşlısına hatta esnafa kadar zarar
vermektedir. Nüfus sanki bu etkenleri birbirine bağlayan bir ip gibi ya da
domino taşları gibi nüfus taşını devrildi mi diğerleri de onunla beraber
yıkılıyor. Yine de bu denli kalabalık ve yoğun bir kentsel yerleşim biriminde
düzen ve toplumsal normlar konusunda herkesin hassasiyet göstermesi bile suç
oranlarının düşük tutulmasına yetiyordu. Birde 1956-1996 yılları arasında
örneğin Japonya nüfusunu suç oranlarıyla karşılaştırırsak neredeyse aynı
doğrultuda ilerlediğini görüyoruz. 1956-1996 yılları arasında suç oranının
düştüğü 1973 yılında Japonya’nın sadece 1 milyon artış olduğunu ve nüfus artış
oranında 0,83 gibi düşük bir değerle seyir ettiği görülüyor bence aile
yapısının bozulması ve suç oranının artmasının nedeni artan nüfusla beraber
insanların ihtiyaçlarının karşılanamaması olduğunu söyleyebilirim.
Doğurganlık
Arkadaşlar toplumsal sermayenin en
büyük enerji kaynağı insandır ve insan olmadan çarklar hareket edemez. Batılı
toplumlar da varlıklarını sürdürebilecek kadar insan doğuramamaktadır. Amerika
ve Avrupa’da 1960 ve 70’lerde doğan kuşağın bireyleri nüfus patlaması ve
küresel çevre krizi hikayeleri ile büyümüştür ve bu kişilerin birçoğu hala
‘’aşırı nüfuslanmanın’’ insanoğlunun geleceğine yönelik en büyük tehditlerden
olduğunu savunmaktadır. Oysa bütün gelişmiş ülkeler için asıl sorun bunun tam
tersidir: Bu ülkelerin nüfusları azalma sürecindedir. 1980 yıllarında bu
gelişmiş ülkelerin hemen hepsi, toplam doğurganlık oranlarının bu arada dikkat
ilk defa toplam doğurganlık oranları terimi göz önüne alınarak nüfusun belirli
bir düzeyde tutulabilmesi için gereken oranın altına düştüğü sözde demografik
geçiş süreci yaşamıştır. İspanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde doğurganlık
oranları o kadar düşmüştür ki, bu ülkelerin her bir nüfusu bir önceki kuşağa
oranla %30 oranında azalacağı öngörülmektedir. Daha az gelişmiş ülkelerden göç
alamayan Japonya diğer gelişmiş ülkelere nazaran yılda %1’in üzerinde azalma
yaşamakta ve 21. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Japonya’nın nüfusu mevcut
büyüklüklerin çok gerisinde yer alacaktır. Nüfus dediğim gibi her şeyin ana
kaynağı olarak seyreder. İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası yaşanan nüfus
patlamasının ardından gerçekleşmesi nedeniyle, toplumsal açıdan yıkıcı etkiler
yaratmıştır. Bu nüfus patlaması sadece Amerika ile sınırlı kalmadı diğer dünya
ülkelerini de etkilemiştir. Fransa’da doğurganlık oranlarının düşmeye
başlamıştı ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde büyümekte olan Almanya’nın
gerisinde kalmaktan endişelenen Fransa doğurganlık oranlarını artırma yoluna
gitmiştir lakin bu tür politikalarda uygulamaların masraflı olması ve çok az etki
yapmasına karşın uygulanmış lakin doğurganlık oranı Fransa’nın düşük kalmıştır.
Evlilik Dışı Doğan Çocuklar
Amerika’da canlı doğan toplam bebek
sayısının içerisinde evlenmemiş kadınların doğurdukları bebeklerin oranı 1940
yılında %5 iken 1993 yılında ise %31 olmuştu. İskandinav ülkelerinde evlilik
dışı doğum oranları dünyadaki en yüksek oranlarını gösterdi. Bunun sonucunda
doğum oranlarını düşürmeye çalışan bu ülkeler için bu denli artışların sonucu
iyi görülemezdi önlem alınmak zorunda kalındı. Ama bu yıllarda Evlilik dışı
doğumlarda istisna sayılabilecek Avrupa’nın bütün ülkelerinin oranlarından
önemli ölçüde düşük olan ülke ise Japonya’dır.
Suç Neden Arttı?
Arkadaşlar Suç oranlarının artışında
en büyük açıklama demografik durumdur. Erkeklerin şiddete ve saldırganlığa
eğilimleri vardır ne alakası var diyebilirsiniz ama bu durum doğum oranlarının
artışını izleyen on beş yıllık süre içerisinde suç oranlarının da artacağını
gösterir. Amerika Birleşik Devleti’nde 14-25 arasındaki genç nüfusta 1950-1960
yılları arasında 2 milyon artarken, sonraki 10 yıllık dönemde bu yaş grubuna 12
milyon eklendi Amerika için bu bir barbar istilasıydı. Genç nüfusun sayısı bu
denli artması yalnızca potansiyel suçlu sayısını arttırmakla kalmamış; bu
kişilerin otoriteye karşı gelme eğilimini arttırmıştır. İşlenen suçların
sayısının toplam nüfusa değil de belirli bir toplumdaki genç erkeklerin
nüfusuna oranlamasıyla yaşlara göre denedim sağlanacağı düşünüldü. Nüfusun bu
denli suçta etkili olmasına bir kanıtımız ise Amerika Birleşik Devleti’nde
doğurganlığın nüfus patlaması yıllarında öteki gelişmiş ülkelere göre çok daha
hızlı artmış olduğu gerçeği, ABD’ de 1960-1990 yılları arasındaki suç
patlamasının açıklamasıdır.
2. açıklama ise suç oranlarının
modernleşmeye ve kentleşmeye bununla beraber gerçekleşen göçler ile oluşan
nüfus yoğunluğuna bağlamak daha iyi olacaktır benim için.
Kadınların Özel Rolü
Aile yapısının temelini oluşturan
bir kadındır. Doğurganlıktan önceki sayfalarda bahsettim ama burada
doğurganlığa olan etkilerden bahsedeceğim.
Doğum kontrol oranlarının geniş
alanda yayılması ve kürtajın 1960’lardan itibaren birçok gelişmiş ülkede yasal
olarak serbest olması ile o tarihlerden sonra olan düşük doğurganlıkları
açıklayan en büyük gerçektir. Buna göre bazı şeyler söylenebilir lakin bunları
kullanmayan ülkelerde neden doğurganlık düşük kalmıştır?
Bunu açıklamanın en iyi yolu
şöyledir: Ebeveynler çocuklarını tıpkı diğer ekonomik nesneleri istedikleri
gibi istemektedirler. Elbette ki onları severler ama onları severlerken de
diğer bütün iyi şeylerden soyutlanmak istemezler. Çocuğun ebeveynlerine
maliyeti birkaç unsurdan oluşur dimi barınma, beslenme, giyinme ve eğitim gibi
maliyetler ve ebeveynlerinin özelliklede annelerin bazı zamandan ve
gelirlerinden feragat etmesi gerekir. Bu yüzden ebeveynler mali acıdan sıkıntı
olmamak ve zamanından feragat etmemek için çocuk konusunu biraz düşünürler yani
burada işe ekonomik faktör girer. Zaten yapılan araştırmalarda ekonomik refahın
yüksek olması doğurganlık artışına neden olduğu aynı zamanda az olması ise
doğurganlığın düşmesine neden olduğu istatistiklerle bellidir.
Ekonomik modelin yanı sıra
doğurganlığı belirleyen bir diğer faktör ise kültürdür. Kültür çoğu kez
ekonomiden baskın bile gelebilir örneğin Amerika Birleşik Devleti’nde Hasidik
Yahudileri veya Mormonlar gibi, dini inanışların geniş ailelere sahip
olmalarını gerektirmesi yüzünden doğum oranları fazladır buna mukabilden
nüfusta fazladır.
Doğum Kontrolü ve Çalışan kadınlar
Savaş sonrası dönemin başlarında iki
önemli değişim yaşanmıştı. Bunların ilki tıp teknolojisindeki ilerlemelerdi.
Özellikle kadınlara doğum yapma dönemlerini daha iyi kontrol etmek için doğum
kontrol hapı. İkincisi ise sanayileşmiş ülkelerin çoğunda kadınların ücretli iş
gücüne katılmaları ve sonraki 30 yıl boyunca gelirlerinde erkeklerinkine benzer
sürekli artış olmasıydı. Bu yıllarda gerçekleşen evlilik dışı doğumlarda
nüfusun artışına sebebiyet vermiştir.
Büyük Çöküşün Sonuçları
Azalan doğurganlık ile beraber düşen
doğum oranları genel toplumsal düzen düzeyini arttırmalıdır çünkü toplumsal
düzen genellikle, nüfusun küçük kısmını teşkil eden heyecanlı genç erkeklerin
ürünüdür. Ekonomik açıdan bakıldığında da nüfusun azalmasının gözle görülür
herhangi bir maliyeti yoktur. Diğer yandan azalan doğurganlık akrabalık
bağlarının azalmasına neden olmuştur.
18. yüzyılın sonlarına doğru ise
Avrupa’da kişilerin 80 yaşına kadar yaşaması bir mucizeydi. O yıllarda
çocukların yarısı on beş yaşına gelmeden ölüyordu ve olgunluk çağı olarak kabul
edilen elli iki yaşına nüfusun yalnızca az bir kısmı gelebiliyordu buda o
yıllarda ülkelerin sağlık imkanlarının yeteri kadar hatta hiç gelişmediğini ve
salgın hastalıkların fazla olduğunu gösterir.
O dönemlerde, artan nüfus yüzünden
işsizlik artmış, eğitim sistemi tam oturmamış ve suç oranı artmıştır.
Batı çekirdekli ailelerin yapısının
bozulmasının nedenleri arasında doğum kontrol hapı ve erkeklerin normlarının
kadınların gelirleri kadar önemli rol oynadığıdır. Japonya’da o yıllarda doğum
kontrol hapı onaylanmamıştı buda büyük bir garipliktir çünkü ülkede kürtaj,
prezervatif ve ritim yöntemi başlıca doğum kontrol için kullanılmaktaydı.
Ayrıca doğurganlık oranındaki ciddi düşüş yüzünden Japonya büyük bir işçi açığı
ile karşı karşıyadır; Japonya’daki işçi sayısı ilk kez azalmıştır.
Francis Fukuyama o dönemim gelişmiş
ülke olarak kendilerini niteleyen, başta Amerika Birleşik Devletinin bulunduğu ülkeler
aslında o dönemlerden şuan ki ideal yaşam olarak görünen ülke seviyesine, büyük
sorunlar ve değişimlerle yeniden düzenlenerek şimdiki haline gelmişti ve hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını Francıs
Fukuyama’nın özetlediği gibi Büyük Çöküş ve Büyük Yeniden yapılanma şeklinde bahsettiği.
Kitabın ilk bölümü olan Büyük Çöküş kısmında aile, demografi, gelenekler,
ekonomi, kültür ve kadınların toplumsal rolleri üzerine duran Francıs Fukuyama
ikinci bölümde ise ahlak kurallarının kökenlerine ve bu kökenleri etkileyen
olaylara çok açıklayıcı bir şekilde değindi, teknoloji, toplumsal sermaye ve
örgütlenme yapıları üzerine yoğunlaşmış ve bunlarda nüfusun, demografik yapının
rolünü anlatmıştı. Üçüncü bölümde ise büyük yeniden yapılanma hakkında
fikirlerini ileri sürmüş ve değişen nüfus politikalarına değinmiştir. Ayrıca Kitapta
aile, toplum, kadın vb. konuları özellikle nüfus coğrafyası ile ilgili birçok
meseleyi canlı örnekleri ile görmek mümkündür. Başta gelişmiş büyük
devletlerden örnekler vererek nüfus bilimcilerin ve nüfus coğrafyacılarının
gözünü açmıştır.
Kaynakça: Francıs Fukuyama Büyük Çözülme Kitabı



