5 Aralık 2017 Salı

Nüfusun, domino taşı etkisi (Francıs Fukuyama)

Frencis Fukuyama
Francis Fukuyama, Olivier Nomellini, Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde (FSI) Kıdemli Üyesi ve FSI'nin Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi'ndeki Mosbacher Direktörüdür. O, siyaset biliminin profesörü (nezaket gereği).
Dr. Fukuyama kalkınma ve uluslararası siyaset konularında geniş bir yelpazede yazmıştır. Kitabı The End of History ve The Last Man, 1992 yılında Free Press tarafından yayımlandı ve yirmiden fazla yayında çıktı. En son yaptığı “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme: Endüstriyel Devrimden Küreselleşmeye Demokrasiye " adlı kitabı Eylül 2014'te yayınlandı. Diğer kitaplar Amerika'nın Kavşak Noktalarında: Demokrasi, Güç ve Yeni Korumalı Miras, Bizim Posthuman Geleceğimiz: Sonuçları. Biyoteknoloji Devrimi ve Güven: Toplumsal Faziletler ve Refah Yaratılması.
Francis Fukuyama, lisansını Cornell Üniversitesi'nden klasik olarak aldı ve doktora derecesini Cornell Üniversitesi'nden aldı. Harvard'dan Siyasal Bilimler'den. RAND Corporation'ın Siyaset Bilimi Departmanı ve ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Görevlisi üyesiydi. Daha önce Johns Hopkins Üniversitesi Paul H. Nitze İleri Uluslararası Etütler Okulu'nda (SAIS) ve George Mason Üniversitesi Kamu Politikaları Okulu'nda ders verdi. 2001-2004 yılları arasında Başkan'ın Biyoetik Konseyi üyesi olarak görev yapmıştır.
Dr. Fukuyama, 2005 yılında bulunmasına yardımcı olan The American Interest'ın yazı işleri kurulu başkanlığını yapıyor. Johns Hopkins SAIS Dış Politika Enstitüsü'nde kıdemli bir vekil ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'nda ikamet etmeyen bir vekil ve Küresel Kalkınma Merkezi. Connecticut College, Doane College, Doshisha Üniversitesi (Japonya), Kansai Üniversitesi (Japonya), Aarhus Üniversitesi (Danimarka) ve Pardee Rand Enstitüsünden fahri doktoralar yapıyor. Pardee RAND Enstitüsü Guvernörler Heyeti, Ulusal Demokrasi Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Journal of Democracy için danışmanlık kurulu üyesidir. Ayrıca, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği, Dış İlişkiler Konseyi ve Uluslararası İlişkiler Pasifik Konseyi üyesidir. Laura Holmgren ile evlidir ve üç çocuğu vardır.
Francıs Fukuyama Büyük Çözülme
Çağımızın sıkıntılarının son derece yalın bir analizi olarak sunulan Francis Fukuyama’nın Büyük Çözülme kitabı hem dünyanın hem ülkemizin bugünkü durumunu anlamada ve nüfusun etkisini açık bir dille açıklayan oldukça faydalı bir kitaptır.
Oyunu Kurallarına Göre Oynamak:
Çoğu Avrupa ülkesinde ve Japonya’da Doğum oranları o kadar düşmüştür ki önümüzdeki yıllarda, yüksek sayıda göç almamaları durumunda, bu toplumların nüfusları azalacaktır; evlilik ve doğum oranları düşmesi ve boşanma oranı çok artmıştır; Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan her üç çocuktan biri ve İskandinav ülkelerindeki yarısı gayrimeşruydu. Son olarak, kurumlara duyulan güven dibe vurmuştu. 1950’lerin sonlarında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yaşayan insanların büyük çoğunluğu hükümetlerine ve vatandaşlarına güven duyarken, 1990’ların başlarında aynı güven duygusu çok küçük bir azınlıkta mevcuttu. Büyük şehirlerin hemen hepsinde suç oranları artmıştı; aileler parçalanmış ve evlilik dışı doğan çocuk sayısı artmıştı; insanlar birbirlerinden uzaklaşmıştı, alkol tüketiminde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1830 yılında bugünkünden yaklaşık üç kat fazla bir rakama ulaşılarak patlama yaşanmıştı. Oysa daha sonra 19.yy. ortasından sonuna kadar geçen her on yıllık dönemde bu toplumsal göstergelerin hemen hepsi olumluya dönmüştü: Suç oranları düşmüş; bir arada yaşayan aile sayısı büyük rakamlara ulaşmış; ayyaşlar içkiyi bırakmaya başlamış ve insanlara topluma aidiyet duygusu yaşatmayı amaçlayan yeni gönüllü örgütler filizlenmeye başlamıştı. Ahlak yapısı düzelmeye başlamıştı. Sanayileşme ile beraber ise bu düzen değişmiştir. Sanayileşme ile beraber, sanayi toplumlarına dönüşmüş ve geçmişte kent veya köy yaşamını belirlemiş olan bütün toplumsal normlar, alışkanlıklar ve geleneklerin yerini fabrikalar ve şehirlerin ahengi almış yani sanayinin gelişmesi ile insanlar köylerden şehirlere göç etmeye başlamış bunun sonucunda  ise o dönem zaten artış içinde olan nüfus şehirlere yayılmış fazla insan ve tanınmama ile başında güvensizliği getirmiş eskiden birbirine güven içerisinde olan insanlar artık birbirine şüpheyle bakmaya başlamıştır. O dönemde sanayi toplumunda hamile kadınların bebeklerini doğurup doğurmama konusunda kendi tercihlerini yapabilmelerini destekleyenler, insanların silah veya benzin tüketimi yüksek arabalar satın almalarına karşı çıkıyorlardı; serbest ekonomik rekabet isteyenler, ucuz Wal-Mart satış mağazasına giderken, ortalıkta ellerini kollarını sallayarak dolaşan suçlular tarafından gaspa edildiklerinde şaşkına dönüyorlardı. Ülkede artan suç oranları yüzünden insanlar sokağa çıkamaz hale geldi bunun en büyük sorunu ise artan nüfus yüzünden işsizlik ve sermaye sıkıntısıydı. Toplumsal sermayedeki bozulma ve eksiklik insanları suç yapmaya itmekteydi. Toplumsal sermayenin ise 1950’lerden sonra ne tür eğilimler sergilediğini ölçmek için üç ana veriye odaklanıldı. (1) çoğunlukla ülkelerin ceza hukuku kurumlarına ait suç verilerine; (2) ulusal istatistik kurumlarının doğum, evlenme, boşanma ve evlilik dışı doğum gibi aile hakkındaki çeşitli verilere; (3) güven, değerler ve sivil topluma ilişkin anket verilerine. Burada biz nüfus bilimcileri ilgilendiren daha çok 2. verilerdir. Arkadaşlar bu kitap o döneme ait nüfus hakkında çokça açıklayıcı bilgi sunmaktadır. Suç, Aile, Güven konusunda Jacobs, buradaki suç kontrolü genellikle yetişkinler tarafından kontrol altındaydı. Kaldırımlarda yürüyen yetişkinler gençlere göz kulak oluyordu. Bu denli yoğun nüfusa sahip bir mahallede sokaklar sürekli olarak çalışan, alışveriş yapan, yemek yiyen ve ayak işleri yapan kişilerle doluydu. Özellikle dükkân sahipleri, dükkanlarının dışında olup bitenlerle yakından ilgileniyorlardı çünkü mahallede işlenecek bir suç onların işlerine de zarar verecekti. Bu sorunun başında artan nüfusla beraber suç oranlarının da artması o zamanlar nüfusu yüksek olan bir mahallenin gençlerinden tutun en yaşlısına hatta esnafa kadar zarar vermektedir. Nüfus sanki bu etkenleri birbirine bağlayan bir ip gibi ya da domino taşları gibi nüfus taşını devrildi mi diğerleri de onunla beraber yıkılıyor. Yine de bu denli kalabalık ve yoğun bir kentsel yerleşim biriminde düzen ve toplumsal normlar konusunda herkesin hassasiyet göstermesi bile suç oranlarının düşük tutulmasına yetiyordu. Birde 1956-1996 yılları arasında örneğin Japonya nüfusunu suç oranlarıyla karşılaştırırsak neredeyse aynı doğrultuda ilerlediğini görüyoruz. 1956-1996 yılları arasında suç oranının düştüğü 1973 yılında Japonya’nın sadece 1 milyon artış olduğunu ve nüfus artış oranında 0,83 gibi düşük bir değerle seyir ettiği görülüyor bence aile yapısının bozulması ve suç oranının artmasının nedeni artan nüfusla beraber insanların ihtiyaçlarının karşılanamaması olduğunu söyleyebilirim.
Doğurganlık
Arkadaşlar toplumsal sermayenin en büyük enerji kaynağı insandır ve insan olmadan çarklar hareket edemez. Batılı toplumlar da varlıklarını sürdürebilecek kadar insan doğuramamaktadır. Amerika ve Avrupa’da 1960 ve 70’lerde doğan kuşağın bireyleri nüfus patlaması ve küresel çevre krizi hikayeleri ile büyümüştür ve bu kişilerin birçoğu hala ‘’aşırı nüfuslanmanın’’ insanoğlunun geleceğine yönelik en büyük tehditlerden olduğunu savunmaktadır. Oysa bütün gelişmiş ülkeler için asıl sorun bunun tam tersidir: Bu ülkelerin nüfusları azalma sürecindedir. 1980 yıllarında bu gelişmiş ülkelerin hemen hepsi, toplam doğurganlık oranlarının bu arada dikkat ilk defa toplam doğurganlık oranları terimi göz önüne alınarak nüfusun belirli bir düzeyde tutulabilmesi için gereken oranın altına düştüğü sözde demografik geçiş süreci yaşamıştır. İspanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde doğurganlık oranları o kadar düşmüştür ki, bu ülkelerin her bir nüfusu bir önceki kuşağa oranla %30 oranında azalacağı öngörülmektedir. Daha az gelişmiş ülkelerden göç alamayan Japonya diğer gelişmiş ülkelere nazaran yılda %1’in üzerinde azalma yaşamakta ve 21. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Japonya’nın nüfusu mevcut büyüklüklerin çok gerisinde yer alacaktır. Nüfus dediğim gibi her şeyin ana kaynağı olarak seyreder. İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası yaşanan nüfus patlamasının ardından gerçekleşmesi nedeniyle, toplumsal açıdan yıkıcı etkiler yaratmıştır. Bu nüfus patlaması sadece Amerika ile sınırlı kalmadı diğer dünya ülkelerini de etkilemiştir. Fransa’da doğurganlık oranlarının düşmeye başlamıştı ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde büyümekte olan Almanya’nın gerisinde kalmaktan endişelenen Fransa doğurganlık oranlarını artırma yoluna gitmiştir lakin bu tür politikalarda uygulamaların masraflı olması ve çok az etki yapmasına karşın uygulanmış lakin doğurganlık oranı Fransa’nın düşük kalmıştır.
Evlilik Dışı Doğan Çocuklar
Amerika’da canlı doğan toplam bebek sayısının içerisinde evlenmemiş kadınların doğurdukları bebeklerin oranı 1940 yılında %5 iken 1993 yılında ise %31 olmuştu. İskandinav ülkelerinde evlilik dışı doğum oranları dünyadaki en yüksek oranlarını gösterdi. Bunun sonucunda doğum oranlarını düşürmeye çalışan bu ülkeler için bu denli artışların sonucu iyi görülemezdi önlem alınmak zorunda kalındı. Ama bu yıllarda Evlilik dışı doğumlarda istisna sayılabilecek Avrupa’nın bütün ülkelerinin oranlarından önemli ölçüde düşük olan ülke ise Japonya’dır.
Suç Neden Arttı?
Arkadaşlar Suç oranlarının artışında en büyük açıklama demografik durumdur. Erkeklerin şiddete ve saldırganlığa eğilimleri vardır ne alakası var diyebilirsiniz ama bu durum doğum oranlarının artışını izleyen on beş yıllık süre içerisinde suç oranlarının da artacağını gösterir. Amerika Birleşik Devleti’nde 14-25 arasındaki genç nüfusta 1950-1960 yılları arasında 2 milyon artarken, sonraki 10 yıllık dönemde bu yaş grubuna 12 milyon eklendi Amerika için bu bir barbar istilasıydı. Genç nüfusun sayısı bu denli artması yalnızca potansiyel suçlu sayısını arttırmakla kalmamış; bu kişilerin otoriteye karşı gelme eğilimini arttırmıştır. İşlenen suçların sayısının toplam nüfusa değil de belirli bir toplumdaki genç erkeklerin nüfusuna oranlamasıyla yaşlara göre denedim sağlanacağı düşünüldü. Nüfusun bu denli suçta etkili olmasına bir kanıtımız ise Amerika Birleşik Devleti’nde doğurganlığın nüfus patlaması yıllarında öteki gelişmiş ülkelere göre çok daha hızlı artmış olduğu gerçeği, ABD’ de 1960-1990 yılları arasındaki suç patlamasının açıklamasıdır.
2. açıklama ise suç oranlarının modernleşmeye ve kentleşmeye bununla beraber gerçekleşen göçler ile oluşan nüfus yoğunluğuna bağlamak daha iyi olacaktır benim için.
Kadınların Özel Rolü
Aile yapısının temelini oluşturan bir kadındır. Doğurganlıktan önceki sayfalarda bahsettim ama burada doğurganlığa olan etkilerden bahsedeceğim.
Doğum kontrol oranlarının geniş alanda yayılması ve kürtajın 1960’lardan itibaren birçok gelişmiş ülkede yasal olarak serbest olması ile o tarihlerden sonra olan düşük doğurganlıkları açıklayan en büyük gerçektir. Buna göre bazı şeyler söylenebilir lakin bunları kullanmayan ülkelerde neden doğurganlık düşük kalmıştır?
Bunu açıklamanın en iyi yolu şöyledir: Ebeveynler çocuklarını tıpkı diğer ekonomik nesneleri istedikleri gibi istemektedirler. Elbette ki onları severler ama onları severlerken de diğer bütün iyi şeylerden soyutlanmak istemezler. Çocuğun ebeveynlerine maliyeti birkaç unsurdan oluşur dimi barınma, beslenme, giyinme ve eğitim gibi maliyetler ve ebeveynlerinin özelliklede annelerin bazı zamandan ve gelirlerinden feragat etmesi gerekir. Bu yüzden ebeveynler mali acıdan sıkıntı olmamak ve zamanından feragat etmemek için çocuk konusunu biraz düşünürler yani burada işe ekonomik faktör girer. Zaten yapılan araştırmalarda ekonomik refahın yüksek olması doğurganlık artışına neden olduğu aynı zamanda az olması ise doğurganlığın düşmesine neden olduğu istatistiklerle bellidir.
Ekonomik modelin yanı sıra doğurganlığı belirleyen bir diğer faktör ise kültürdür. Kültür çoğu kez ekonomiden baskın bile gelebilir örneğin Amerika Birleşik Devleti’nde Hasidik Yahudileri veya Mormonlar gibi, dini inanışların geniş ailelere sahip olmalarını gerektirmesi yüzünden doğum oranları fazladır buna mukabilden nüfusta fazladır.
Doğum Kontrolü ve Çalışan kadınlar
Savaş sonrası dönemin başlarında iki önemli değişim yaşanmıştı. Bunların ilki tıp teknolojisindeki ilerlemelerdi. Özellikle kadınlara doğum yapma dönemlerini daha iyi kontrol etmek için doğum kontrol hapı. İkincisi ise sanayileşmiş ülkelerin çoğunda kadınların ücretli iş gücüne katılmaları ve sonraki 30 yıl boyunca gelirlerinde erkeklerinkine benzer sürekli artış olmasıydı. Bu yıllarda gerçekleşen evlilik dışı doğumlarda nüfusun artışına sebebiyet vermiştir.
Büyük Çöküşün Sonuçları
Azalan doğurganlık ile beraber düşen doğum oranları genel toplumsal düzen düzeyini arttırmalıdır çünkü toplumsal düzen genellikle, nüfusun küçük kısmını teşkil eden heyecanlı genç erkeklerin ürünüdür. Ekonomik açıdan bakıldığında da nüfusun azalmasının gözle görülür herhangi bir maliyeti yoktur. Diğer yandan azalan doğurganlık akrabalık bağlarının azalmasına neden olmuştur.
18. yüzyılın sonlarına doğru ise Avrupa’da kişilerin 80 yaşına kadar yaşaması bir mucizeydi. O yıllarda çocukların yarısı on beş yaşına gelmeden ölüyordu ve olgunluk çağı olarak kabul edilen elli iki yaşına nüfusun yalnızca az bir kısmı gelebiliyordu buda o yıllarda ülkelerin sağlık imkanlarının yeteri kadar hatta hiç gelişmediğini ve salgın hastalıkların fazla olduğunu gösterir.
O dönemlerde, artan nüfus yüzünden işsizlik artmış, eğitim sistemi tam oturmamış ve suç oranı artmıştır.
Batı çekirdekli ailelerin yapısının bozulmasının nedenleri arasında doğum kontrol hapı ve erkeklerin normlarının kadınların gelirleri kadar önemli rol oynadığıdır. Japonya’da o yıllarda doğum kontrol hapı onaylanmamıştı buda büyük bir garipliktir çünkü ülkede kürtaj, prezervatif ve ritim yöntemi başlıca doğum kontrol için kullanılmaktaydı. Ayrıca doğurganlık oranındaki ciddi düşüş yüzünden Japonya büyük bir işçi açığı ile karşı karşıyadır; Japonya’daki işçi sayısı ilk kez azalmıştır.
Francis Fukuyama o dönemim gelişmiş ülke olarak kendilerini niteleyen, başta Amerika Birleşik Devletinin bulunduğu ülkeler aslında o dönemlerden şuan ki ideal yaşam olarak görünen ülke seviyesine, büyük sorunlar ve değişimlerle yeniden düzenlenerek şimdiki haline gelmişti ve  hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını Francıs Fukuyama’nın özetlediği gibi Büyük Çöküş ve Büyük Yeniden yapılanma şeklinde bahsettiği. Kitabın ilk bölümü olan Büyük Çöküş kısmında aile, demografi, gelenekler, ekonomi, kültür ve kadınların toplumsal rolleri üzerine duran Francıs Fukuyama ikinci bölümde ise ahlak kurallarının kökenlerine ve bu kökenleri etkileyen olaylara çok açıklayıcı bir şekilde değindi, teknoloji, toplumsal sermaye ve örgütlenme yapıları üzerine yoğunlaşmış ve bunlarda nüfusun, demografik yapının rolünü anlatmıştı. Üçüncü bölümde ise büyük yeniden yapılanma hakkında fikirlerini ileri sürmüş ve değişen nüfus politikalarına değinmiştir. Ayrıca Kitapta aile, toplum, kadın vb. konuları özellikle nüfus coğrafyası ile ilgili birçok meseleyi canlı örnekleri ile görmek mümkündür. Başta gelişmiş büyük devletlerden örnekler vererek nüfus bilimcilerin ve nüfus coğrafyacılarının gözünü açmıştır.
Kaynakça: Francıs Fukuyama Büyük Çözülme Kitabı



13 Ekim 2017 Cuma

İşsiz Nüfusa Yön Veren Türkiye

Türkiye’deki insanların bir kısmı çalışma yaşında ve isteğinde olmasına rağmen işsizdir. İşsizlik ise hem  birey, hemde  yaşadığı toplum açısından ekonomik ve sosyal bir çok olumsuz sonuçları beraberinde getirmektedir. Bu açıdan işsizlik bireyleri ve toplumu yakından ilgilendiren bir konudur. Türkiye’de işsizlerin yeterli sosyal ve ekonomik güvencelerden henüz yoksun olması işsiz nüfusun önemini daha da artırmaktadır. İşsizlerin istihdamı konusu 1950’lerden bu yana Türkiye’nin gündemindeydi. 1961 Anayasasında ise istihdam sorununa çözüm getirmek devletin görevlerinden sayılmış ve “işsiz olan herkese devletin iş imkanı sağlayacağı” düşünülmüştür. Yine 1963’den bu yana beş yıllık kalkınma planlarının hepsinde işsizliğin önlenmesine yönelik tedbirler yer almıştır. Ancak bazı engeller yüzünden tedbirler yeterince gerçekleştirilememiş ve işsizlerin nüfusu artmaya devam etmiştir. Türkiye sürekli bu konuda çalışmaya özen gösterse de işsiz nüfusuna sadece bir nebze etkisi olmuştur. Şuan da daha da etkili hale gelen işsizlik sorunu bugün ülke sorunlarının başında gelmektedir.
Türkiye açısından  işsizlik, işsiz nüfus , ekonomik istihdam ve etkileri sürekli ülkemizin konusu ve problem olmuştur. Bu konuda yazılan pek çok yazı olmasına karşın  On Dokuz Mayıs Üniversitesi Fen -Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümü akademik görevlisi olan Yrd.Doç.Dr Muhammet Ali Yılmaz bu konuları makalesinde çok güzel bir şekilde özetlemiştir.
 Türkiye işsiz nüfus konusu ile sürekli uğraşmış ve bu konuyu düzeltmeye çalışmıştır. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için işsiz nüfusunun fazla olması bu gelişimini de etkileyecektir.  Türkiye’de 15 ve üstü yaşlar çalışan nüfus olarak görülmektedir. 2001 yılında Türkiye’de toplam işgücü 22 milyon 269 bin ve bunlar içinde işsiz nüfusu ise  1 milyon 902 bin kişi olup,  İşsiz nüfusun iş gücüne oranı ise % 8,5dir. Türkiye birinci beş yıllık kalkınma planında yani 1962 yılı içinde  toplam 420 bin olan işsiz nüfusun  iş gücüne oranı % 3,2 gibi bir değer göstermektedir. 1972 yılında ise işsiz nüfusu  936 bine ulaşırken  işsizlik oranı ise %6,2’ye kadar çıkmış olduğu görülmektedir. 1980 öncesinde ise Türkiye’deki anarşi ortamında ekonomik durgunluğa bağlı olarak 1978’de işsiz nüfusu 1 milyon 673 bine kadar ulaştı ve işsizlik oranı ise % 9,6 gibi bir değer aldı.. 1990’lı yıllara kadar genelde yüksek düzeyini koruyan işsizlik oranı, 1990 sonrası bir nebze  azalma gösterse de, 2001 yılında yaşanan ekonomik krizler bunun önünü kesmiş ve daha yüzlerce kişi işsiz nüfusa eklenmiştir ve işsizlik oranı ise aynı durumdan  % 8,5’e kadar artmıştır. TÜİK'in günümüze kadar hesaplamış olduğu verilerde işsiz nüfusun artışı görülmektedir. Aşağıdaki tabloyu dikkatlice incelediğinizde demek istediğimi anlayacaksınız.
Türkiye açısından yapılan bir diğer kavram ise eksik ekonomik istihdamdır. Bu ekonomik istihdam gizli işsizlik olarakta tanımlanmakta ve işsiz nüfusu etkilemektedir. 2001 yılında eksik istihdam durumunda olanların nüfusu 1 milyon 338 bin ve eksik istihdamın iş gücüne oranı ise  % 6 olarak hesaplanmıştır. Eksik istihdama işsizlik oranının da  eklenmesiyle ortaya çıkan Türkiye’deki atıl iş gücü % 14,5 gibi yüksek bir değer almıştır. Ayrıca Türkiye’ de işsiz nüfusla ilgili bir diğer konuda yurt dışına yapılan iş gücü göçüdür. Bu göç ile beraber doğru, işsiz nüfusu bir nebze azaltı ama ülkemizdeki istihdam açığı arttı. Tüik’in 2017 yılında yaptığı işsizlik nüfusu verilerine bakarsak şayet şöyle değerler çıkmıştır. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Haziran döneminde yapılan istatistiklere göre, geçen yılın aynı dönemindeki istatistikler 124 bin kişi  artarak 3 milyon 251 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise değişim göstermeyerek %10,2 seviyesinde seyir etti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı da değişim göstermeyerek %12,2 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 1,2 puanlık artış ile %20,6 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran değişim göstermeyerek %10,4’de kaldı. Aynı zamanda 2017 yılı istihdam verilerine de bakarsak: İstihdam edilenlerin nüfusu 2017 yılı Haziran döneminde  , bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 52 bin kişi artarak 28 milyon 703 bin kişi, istihdam oranı ise 0,9 puanlık artış ile %48’e yükselti. Yani Türkiye için işsiz nüfus yine artış gösterirken istihdamda ondan geri kalmayarak aynı doğrultuda bir artış göstermiştir. Okuduğunuzda şöyle düşünebilirsiniz istihdam arttı peki işsiz nüfus niye arttı azalması gerekmiyor mu? Nüfusun ilk konusu olarak nüfusu azaltamazsınız ekstrem bir  olay olmadığı sürece sadece nüfus artış hızını azaltırsınız işsiz nüfusu artış gösterdi doğru ama oda bir nüfus teşkil ettiği için sürekli artacaktır ama artış hızı yıllara göre düşmekte ve ekonomik istihdam ise Türkiye gibi gelişmekte olan bir konumda hareket etmektedir.
Özetle Türkiye ekonomik olarak gelişmekte olan bir ülkedir. Türkiye işsizlik, ekonomik istihdam ve işsiz nüfusu ile sürekli ilgilemiş yıllara göre analizler yapmış ve bu durumu düzeltmeye çalışmıştır. Bunun için anayasa üzerinde düzeltmeler yapmaya çalışmış ve beş yıllık  ekonomik kalkınmanın  konularına dahil etmiştir lakin bazı engeller yüzünden bu durum tam olarak düzeltilememiştir. 2001 yılında gerçekleşen ekonomik kriz de bunlardan biridir. Ayrıca Türkiye’ de 1950 den sonra başlayan şehirleşme ile beraber insanlar kırsal yerleşmelerden şehirlere göç etmeye başladı. Şehirleşmenin artması ile beraber işsiz nüfus şehirlerde artış göstermeye devam etmiş ve bu durum 1970 yılında en yükseklere ulaştığı durumdan  günümüze kadar sürmüştür. İşsiz nüfusu en çok etkileyenler ise gençler olmuştur. İşsizler, özellikle öğretim ve askerlik sonrası 20-24 yaş grubunda yoğunlaşmaktadır ve ilk defa iş arayanlar önemli bir sayıdadır. Yani buradan ülkemizin ve vatandaşımızın sürekli bir problemi olan, merak ettiği konulardan  işsizlik, işsiz nüfus ve ekonomik istihdam konularına açıklık getirmekti. Bloğumda bu yazıya yer verdiğim için çok mutluyum umarım kafanızda bazı düşüncelerin oluşmasına, meraklarınızın giderilmesine bir nebze yardımcı olmuşsam ne mutlu bana. Bir sonraki yazıda tekrar görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.



Kaynakça: http://www.tuik.gov.tr/HbGetirHTML.do?id=24631
Makale :TÜRKİYE’DE İŞSİZ NÜFUS Yrd.Doç.Dr Muhammet Ali Yılmaz 

5 Ekim 2017 Perşembe

Küreselleşen Dünyadan Küresel Cevap

Merhaba arkadaşlar bütün dünyayı ilgilendiren bir konuya değinmek istiyorum, dünya nüfusundaki artışın gıda talebine etkisi . ama ilk olarak doğru soruyu sormamız gerek. Coğrafyacı olarakta araştırmanın ilk adımı doğru soruyu sormaktır. Dünya nüfusunun gıda güvenliğine nasıl bir etkisi vardır? Bu sorunun cevabını sizlere sunacağım umarım yardımım olur.


Dünya nüfusundaki artış devam ederse gelecekte bizi gıda güvenliği acısından iyi şeyler beklemiyor. Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ın yayınlamış olduğu yazıya bakarsak , dünya nüfus hızı ve artan gıda talebine karşın artmayan tarım alanları gelecekte insanlığın gıda güvencesi kaygısını en üst düzeyde gündeme getirmektedir. Yani arkadaşlar Pof. Dr. İbrahim Ortaş ‘a göre, şuanda enerjiyi elinde tutmak isteyen insanoğlu gelecekte artan gıda ihtiyacına karşı bu enerjiyi de elinde tutmak isteyecektir. Ayrıca bunun bir  diğer  problemi ise artan nüfusa göre insanların yerleşim yeri için tarım topraklarını amaç dışı kullanması giderek tarım topraklarının azalmasına neden olmaktadır böyle devam ederse  ileride bir  küçük bahçeye yada tarım toprağına muhtaç olacağız artan nüfusun talebi çok fazla nüfus artıkça talep artıyor ama üretimi devam ettirecek ham madde elinde yoksa neyi üretmeyi düşünüyorsun. BM'nin yaptığı açıklamaya  göre, 2050 yılında dünya nüfusu 10  milyar kişi olacak. Bu artışın da beraberinde gıda üretimi etkileyecek buna göre sadece gıda değil bana göre su ve diğer doğal kaynaklara da aynı oranda muhtaç olacağız. BM'nin dediğine göre bu artan nüfusunda büyük çoğunluğu şehirlerde olacağa için şehirlerin tarım toprakları ve doğa üzerinde en büyük etkisi olacağı düşünülmektedir. Buna bakılırsa arkadaşlar  artan nüfusla beraber zararlı gazlar daha da artacak  böylece yaşanan küresel iklim değişiklerinde  de aynı oranda artış olacaktır iklim değişmelerindeki artışın etkisiyle doğal afetlerin yani hızlı yağışlar, seller, kuraklık gibi olaylar baş gösterdiğinde ise bu gıda savaşları daha da baş gösterecek. Mevcut verilere bakıldığında 2050 yılında bile dünya nüfusunun yüzde 80-85’ i az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelerde yaşayacak. Uzmanlara göre, eğer dengeli bir gelir dağılımı hedefi ile düşük karbonlu kalkınma modeline geçiş sağlanmazsa dünya kaynaklarının artan nüfusa hızla artan nüfusu kaldırması mümkün değil. Bu açıklamaya göre arkadaşlar , artan  nüfusa bağlı olarak dengeli bir şekilde ülkelerin gelir dağılımını düzeltmesi ve sera gazları, araçlardan çıkan ve karbondioksit miktarını artıracak her türlü maddenin azaltılması hatta kullanımının bırakılması gibi ana önlemler çok ama çok geç olmadan alınmalıdır.

Bu durumu ülkemiz acısından değerlendirsek gelecekte Türkiye'nin çölleşmesi ve fakirleşmesi görülebilir. Türkiye 1930’lı yıllarda 15 milyondu bugün 2016 da ise 78 milyon. Bu hızla giderse uzmanlar ülkemizin nüfusunun 2050 yılında 110 milyon olacağını söylüyor. Bütün bu nüfus artışı üst kısımda da değindiğimiz gibi daha fazla gıda talebi, daha fazla yerleşim yeri daha fazla enerji gereksimi demekti. Bu artan talepler sonucu doğa ve yaşam bundan büyük bir şekilde etkilenecek. Bunun sonucunda artan ihtiyaç ile ülkenin su ihtiyaçları ve tarım alanlarının amaç dışı kullanılması sonucu ülkemizi çöl ve kurak bir son beklemekte bunu değiştirmek ise sadece Türkiye'nin gelişmişlik düzeyine ve bilincine bağlıdır.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonunun iklim değişikliği ve dünya nüfusuna ilişkin açıkladığı verilere göre, iklim değişikliği tüm dünya nüfusunu ilgilendiren en önemli konudur. İklim değişikliği sadece iklimleri değil ekolojik düzene mahvedecek ve doğal kaynakların tükenmesine neden olacaktır. Türkiye iklim değişimleri ve toprakların erozyona uğrama potansiyeli ile en tehlikeli coğrafyada olup ve eğer önlem alınmazsa büyük sorunlara neden olacaktır.

Özet olarak anlatmam gerekirse arkadaşlar, dünya ve türkiye nüfus artış hızı azalma eğilimine girmiş görülüyor ancak dünyanın nüfusu hala çok fazla özellikle Asya ve Afrika artan nüfus yüzünden gıda olarak zayıf durumda bir bütün olarak insanın enerji talebi ve besin isteği küresel iklim değişikliğini tetikliyor ve bunun bize dönüşü sel, fırtınalar,heyelanlar ve doğal kaynakların tükenmesi olacaktır. Bu bağlamda nüfus iklim ilişkileri araştırılmalı ve sürekli takip edilmelidir. Tarım ve toprak biliminde ise araştırmalar desteklenmeli. Burada nüfusun ne kadar önemli olduğu ve nüfusun bu kadar nitelikli şekilde gelecek hakkında bize nasıl bilgi verdiğini gördünüz o yüzden nüfusu asla hafife almamak ve araştırılmasını zevkle yapmak gerekir. Dünyana iyi bak ki oda sana baksın. Size yardımcı olabilmişsem ne mutlu bana iyi günler görüşmek üzere.

Kaynakça: http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1001 
Makale Arş.Gör. Rüya KASARCI Türkiye'de nüfus gelişimi.
Prof. Dr İbrahim Ortaş asportas@cu.edu.tr





1 Ekim 2017 Pazar

Terör Turizmde Vurdu.

Biliyoruz ki bu gidişle terörün  bizim topraklarımızı terk etmesi güç. Terör yüzünden hala pek çok askerimizi kaybetmekteyiz, acımız büyük. İlk olarak bloğuma yazmadan önce vatanı için canını feda eden  bütün şehitlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına ise sabır diliyorum. Türkiye 30 yıldır bu belayla uğraşıyor, 30 yıldır ateşin düşmediği ne köy kaldı ne kasaba. Ne korkunç ki giderek terörle yaşamaya da alışıyoruz. Bunun için alışma Türkiye. Terör niye topraklarımızı hedef alıyor diye düşünebilirsiniz lakin bunun da bir açıklaması mevcut. Aslında bizzat coğrafya ile alakalıdır. Çünkü Türkiye öyle bir coğrafi konumdaki, değeri paha biçilmez. Bloğumu yazmadan bunlara değinmek istedim. Türkiye sadece terör saldırılarıyla, can kaybının yanında mal kaybına da neden oluyor. Terör saldırılarıyla Türkiye dışa yani diğer ülkelere kötü tanıtılıyor. Bu yüzden Türkiye’ye dıştan seyahatler azalıyor. Çünkü; dış ülkelere Türkiye,  bu saldırılar yüzünden güvenlik olmayan bir ülke olarak gösteriliyor. Fark etmişsinizdir ki terör saldırıları yüzünden Türkiye’ye ekonomik olarak büyük gelir getiren diğer bir isimle bacasız sanayi olarak adlandırılan, turizm çok fazla etkilenmişti. 2015-2016 yıllarında gelen turist nüfusundaki düşüşten Tüik’in yaptığı analizler aşağıdaki gibidir.

Burada Türkiye’ye yıllara göre gelen turist nüfusu ve elde edilen gelir görülmektedir. Dikkatlice incelersek, her yıl düzenli olarak az yada çok olsa da turist nüfusu ve elde edilen gelir de stabil bir artış vardı ama lakin 2015-2016 yıllarına gelirken, 2014 yılında turizm geliri 34.305.904 ve turist nüfuzu 41.415.070 iken 2015 yılında turist nüfuzu fazla olamasına rağmen gelir nereden bakılırsa 2.841.127 gibi bir düşüş olmuş. İlerleyen yıllarda 2016 yılına geldiğimizde ise sadece gelir değil nüfuzda bir o kadar düşüşe uğradı. 2016 yılına bakarsak, turizm geliri: 22.107.440, turist nüfuzu ise bir anda 41 milyonlardan 31 milyonlara düştü. 2015 yılından aşağı yukarı 9.357.337 gelir kaybı ve Türkiye’ye gelen turist nüfusunda ise 10.252.200 gibi büyük bir düşüş oldu. Bunun nedeni ise 2016 yılında Türkiye genelinde terör saldırılarının artması ve bombalı yapılan eylemlerde pek çok Türk vatandaşı yanında yabancı vatandaşında yaşamını kaybetmiş olması etkili oldu. Bu dünya kamu oyuna Türkiyeyi kötü tanıttı. Böylelikle Türkiye'nin güvenli bir ülke olduğu görüşü zedelenmiş oldu  buda tahmin edersiniz ki böyle bir ekonomik ve siyasal zararı yaşanmasını sağladı. Bu durum diğer ülke haberlerinde de belirtildi şöyle ki:  ‘ALMAN VE RUS TURİSTLER KAÇIYOR’ Haberde, Türkiye turizm sektörünün bir ve iki numarası Alman ve Rus turistlerin, 2016 yazında başka Akdeniz ülkelerini tercih edecekleri belirtildi. Buna neden olarak da Sultanahmet’te 12 Ocak’ta gerçekleşen ve Alman turist kafilesinin hedef alındığı bombalı saldırıyla Rus savaş uçağının düşürülmesi gösterildi. Ayrıca diğer bir haber yazısında ise: Britanya’nın köklü gazetelerinden The Guardian’dan Will Coldwell’ın yazısına göreyse İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki son canlı bomba saldırısıyla birlikte Türkiye’ye yapılan tatil rezervasyonlarında yüzde 50’lik bir düşüş oldu.
 Terörün Türkiye’ye verdiği sadece bir zarardı bu. Daha bir çoğu var. Bunu engeller miyiz? Tabi ki engelleriz birlik olursak beraber çalışırsak niye olmasın. Bu blog konusunu seçmedeki amacım: sadece sizi bilgilendirmek ve yaşanılır bir dünya için insanın önemini anlatmaktı, nüfus sadece bir sayıdır ama o sayıyı anlamlı kılan ise insandır. Size bir nebze yardımcı olabilmişsem ne mutlu bana tekrardan  başımız sağ olsun diyorum. Görüşmek üzere kendinize iyi bakın.

Kaynakça: tuik.gov.tr adresiden verileri elde edebilirsiniz.
https://us.search.yahoo.com/yhs/search?hspart=visicom&hsimp=yhs-weathernow&p=tursab+turizm+verileri&type=9655343_TR_us

http://www.diken.com.tr/teror-turizmi-de-vurdu-milyonlarca-rus-ingiliz-ve-alman-turist-bu-yil-gelmiyor/


Nüfusun, domino taşı etkisi (Francıs Fukuyama)

Frencis Fukuyama Francis Fukuyama, Olivier Nomellini, Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde (FSI) Kıdemli Üyesi ve FSI'nin...